“Kanlı Devlet Geleneği”nin Son Yalanı ve Son Cinayeti Kemal Kurkut

Bahar bu coğrafyada her yıl yeniden karşılanır, yine bu coğrafyanın bahtsız geçmişine, kanlı tarihine, bahara sürekli özlem duyana karşı bahara sürekli nefret kusan devletin şiddetine rağmen, önüne gelenin toprağın suyun gerçek sahibine dahi sormadan hakimiyet ilan ettiği bu topraklarda, topraktan geleni kendinden yüce tutan insanların bitmek bilmez gelecek umuduyla, güneşe, umuda ve özgürlüğe duyulan hasretiyle birlikte.

Newroz’dur adı, yeni yılı, güneşi, ekiniyle hasatıyla yeniden yeşeren toprağı müjdeler. Yeni doğanlara parlak bir gelecek, hasretini çekenlere bir gülümseme ve umut vaat eder.

Bu sene de öyle çıktı yüzbinler Diyarbakır’da kent meydanına. O gençlerden biriydi Kemal Kurkut da. Malatya İnönü Üniversitesi Müzik Bölümü’nde keman öğrencisiydi. Elleri keman ve arşe tutarken, bir yandan da son yıllarda doğuda yaşanan devlet terörünü görüyor, içinde yaşıyordu. Bir Kürt’tü Kemal de, özü yıllar içerisinde bastırılmaya çalışılmış ama bir yandan da sürekli kafasına kafasına vurulmuş.

Son olarak da Diyarbakır’da vurdular Kemal’i. Keman tutan ellerin sahibi Kemal’i, silahtan başka dilden anlamayan devletin polisleri vurdu sokak ortasında. Önce yarıçıplak soydular Kemal’i. “Canlı Bombasın” dediler, ama başkaydı niyetleri. Devlet eline fırsat geçtikçe aşağılamayı bir meziyet zanneder, çokça da yaratır kendi kendine bu fırsatı. Aynen geçtiğimiz yıllarda Doğu Anadolu’da küçücük çocukları gece vakti akrepli zırhlı Özel Harekatçıların, ağır makinelilerin önünde çırılçıplak soydukları, 21. yüzyılda silah zoruyla taciz ettikleri ve zaten görmezden gelen batı Türkiye’nin gözünden de gizledikleri gibi. Zannetiler ki onlar soydukça aşağılanacak, küçük düşecek karşılarındakiler. Komplekslerini tatmin ettiler hep, bastırılmışlıklarını, kendi aşağılanmışlıklarını kustular hep sokaktaki saf masum yurttaşlara.

Kemal onurluydu, aşağılamayı beceremediler o eli silahlı katilleri. Ama onuruna da yediremedi Kemal. Polislerin arsızlıklarına ve ahlaksızlıklarına tahammül etmedi, sırtını döndü onlara, yarıçıplak soyulmuş halde uzaklaşmak istedi o aşağılık muameleden.
Sırtından vurdular Kemal’i, yine sırtından… On yıllardır yüzüne bakmaktan korktukları herkesi vurdukları gibi sırtlarından, onursuzca, gurursuzca.

Kanlı devlet yine yapmıştı yapacağını, bir masumu daha safdışı bırakmıştı ‘kahramanca‘ sırtından vurarak. Bir de açıklama yapmıştı “Canlı Bombayı Vurduk” diye böbürlenerek, ama kendi soyarak sırtından vurduğu gencin resimlerini de gizleyerek.

[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”]

Fotoğraf: Abdurrahman Gök-Dihaber

Açığa çıkmaz sandı o devlet, her cinayetini katliamını örtpas ettiği gibi, basını da bastırarak, yayın yasağı getirerek.
Bir de sus payı vermişti medyaya Kemal’in katillerinden 2 polisi açığa alarak, tabii hemen serbest bırakıldılar. Kimbilir, belki ödül bile alırlar…

Cezasızlık bile devlet katliamlarının ödülü niteliğinde artık. Köpürtülen ırkçılık ile artık memlekette herkes birbirine düşman. Devletin tarafında cinayet işleyen ise artık kahraman. Hal böyle iken gerçekten de çıldırmamak işten değil, hele ki o kışkırtılan öbekler her yanımızı sarmışken, gün içerisinde yumruğumuzu sıkmadan iki kelam dahi edemez hale gelmişken.

Ama Zehra Doğan’ın da dediği gibi, çıldırma lüksümüz de yok artık. Zira zaman önce o sürekli üzerimize yönelen kurşunları durdurmak, sonrasında da şimdiye dek sıkılanların hesabını sormak zamanı, devletin kurşunuyla yere düşüp hesabını soramayanların hikayelerini, katil benliklerce kışkırtılmaya çalışılan topluma aktarmak ve aydınlatmak zamanı.
Çok geç olmadan, son saflığımız da devletin çamuruyla tarumar olmadan…

* * *

Bugün Gazete Duvar’dan İrfan Aktaş yazdı Kemal Kurkut’u, “bir devlet geleneği” gibi sokak ortasında devlet kurşunuyla öldürülüşünü, Kemal’in dünyasını ve kesişimlerini. Dilerseniz bir gözatalım yazdıklarına:

1990’lı yıllarda devletin Kürtlere yönelik uygulamalarını dünya görse, bir daha tekrarlayamazlar diye düşünürdük. Oysa dünyanın görüp görmemesinin sonucu değiştirmediğini şimdilerde anlıyoruz. Nitekim Abdurrahman Gök’ün fotoğrafları sayesinde dünya gördü, Kemal Kurkut infaz edildi. Fakat bu, infazcıların elini kolunu sallayarak evlerine dönmelerine mani olmadı, olmuyor.

“Ejder Demir, yanılmıyorsam iki çocuklu bir köylü. Askerleri görünce telaşlanıp kaçmaya başlamış. Kaçamadan üstüne kurşun boşaltılmış. Köylülerin tümünün gözü önünde. Sadece köylülerin mi? Karısının, yakınlarının… Sonra karısını dövmüşler. Köyün etrafını sarıp, sadece yerde kanlar içinde yatan Ejder Demir’in arabaya bindirilip hastaneye götürülmesine müsaade etmişler. Fakat onca kurşunla nasıl kurtulsun Ejder (…) Özalp’ı bilen 33 kurşun hikâyesini bilir. Ahmed Arif’in deyimiyle ’33 kan pınarı, akmaz…’ Ve Özalp’ın girişinde koca bir kışla. 33 kurşunun hükmünü veren paşanın adı kocaman: Mustafa Muğlalı… Ki suçlu bulunup da cezaevindeyken ölmüş… Ejder Demir’in ölümünü anlattıkça Vanlılar, aynı dörtlük dolanıp duruyor beynimde:

Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz
Gayrı eşkıyaya çıkar adımız
Kaçakçıya, soyguncuya, hayına…”

Ejder Demir davası Evrim’in ölümünden tam bir yıl sonra, 19 Nisan 2011’de karara bağlandı. Bir yüzbaşı ve dokuz er, “meşru müdafaa” gerekçesiyle beraat etti. Oysa Ejder’in sözlü veya silahlı bir mukavemette bulunduğuna dair hiçbir delil yoktu. Onun “katline sebep suçu” Ahmed Arif’in 33 Kurşun dizelerinde dediği gibi, isminin kaçakçıya çıkmasıydı. Kaçak sigaradan aranıyordu. Mustafa Muğlalı’nın 33 köylüyü kurşuna dizdirdiği halde isminin Özalp’taki kışlaya verilmesi gibi, Özalplı 34’üncü köylünün de failleri taltif edilmiş oldular.

Tıpkı 21 Mart günü yüzbinlerce insanı Newroz alanına götüren Evrim Alataş Caddesi’nde üstü çıplak Kemal Kurkut’u öldüren polislerin mahkeme kararıyla serbest kalmaları ve olayla ilgili yayın yasağı konması gibi.

Her Kürdün devletle davası birbiriyle kesişir. 33 Kurşun’un hikâyesi Ahmed Arif’le, Arif’inki Ejder Demir’le, Ejder’inki Evrim Alataş’la, Evrim’inki Fidel’le, Kemal’le, Kemal’inki 10 Ekim katliamıyla kesişiyor.

10 Ekim 2015. Kemal Kurkut henüz 20 yaşında. Malatya’dan kalkıp Ankara’ya geliyor. Teyzesi de Adıyaman’dan geliyor “barış” istemeye. Derken katliam gerçekleşiyor. Teyze, her zaman güler yüzüyle hatırladığı Kemal’i arıyor, “oradan uzaklaş” diyor. Kemal bir parka geçtiğini, iyi olduğunu söylüyor. Tabii bir daha iyi olamıyor. Malatya’ya döndükten kısa süre sonra hastalanıyor. Gaipten sesler ona sürekli bir şeyler anlatmaya başlıyor. Genç yüreği tedirgin tedirgin atmaya o tarihten itibaren başlıyor.

Sesler kimi zaman kolundaki bileklikten geliyor, kimi de yeni yeni öğrenmeye başladığı kemanından. Malatya Devlet Hastanesi’ne yatırılıyor. 10 gün psikolojik tedavi görüyor. İlaçlar alıyor. Ama o çiçek yüzlü çocuk bir daha gülmüyor. Sürekli etrafına “iç savaş çıkacak, herkes ölecek, ben artık insanların ölümüne dayanamıyorum” demeye başlıyor. “Agresif bir çocuk değildi” diyor teyze. Bir an duraksıyor. “Ama” diyor, “Newroz günü polis üstünü çıkarttırmak isteyince, sinirlenmiş olabilir. Sonuçta delikanlı bir çocuk. Kırk kere ‘bana su getir’ desen, bir kez olsun ‘ya teyze ben kaç kere su getirdim, artık yeter’ demezdi. Morali bozuk olduğunda köşeye çekilir, sesini çıkarmazdı. Kimseye bir zararı olmadığı için çok sevilen bir çocuktu.”

10 Ekim’den sonra Kemal hepi topu bir kere odasını, kitaplarını dağıtmış. “Çıldırdığı” tek an bu olmuş. Sonra da tekrar suskun dünyasına geri dönmüş.

Geçtiğimiz günlerde, JÖH-PÖH’ün gururla sosyal medyada yaydığı Nusaybin’deki yıkım fotoğrafının resmini yaptığı için 34 aylık hapis cezasına çarptırılan, gazetecilikte Evrim Alataş’ın yolunu takip eden Zehra Doğan’ın, Express dergisinin Nisan sayısına verdiği söyleşide dediği gibi: “Çıldırmak için yeterli neden var, ama insanların böyle bir lüksü yok.”

Kemal’in de böyle bir “lüksü” yoktu. Ama belli ki üstünün soyulmasına ve belki de orada kendisine söylenen bir söze, bir imaya tahammül edemedi. Anlaşılan polis de karşısındaki Kürt gencini vurunca başına herhangi bir şey gelmeyeceğini bilerek çekti tetiği. Ne de olsa polisin de, ucu 33 Kurşun’a kadar dayanan bir tarih bilgisi var.

Kemal’in çıplaklığı Kürtlerin karşı karşıya bırakılmak istendiği onursuzlaştırma girişiminin çarpıcı bir temsilidir. Baudrillard’ın bir Hintliden aktardığı gibi, “Benim her yerim yüzümdür.” Kemal’in bedeni de yüzüydü. Abisi Ercan, Kemal’in çıplaklığı için şöyle diyor: “Kemal’in çıplaklığı bizim saflığımızı gösteriyor.”

Kemal’in sol yanından akan kanlara rağmen elindeki su şişesini bırakmayışı, o bir yudum sudan içeceği umudunu kaybetmemesi… Telefonda konuştuğumuz teyzesi, dönüp dönüp Kemal’in son fotoğraflarına bakıyormuş: “Kemal’in yüzüne baktığımda yardım dileğini görüyorum. Yardım istiyordu Kemal. Bunu beklemiyordu. Şaşkındı.”

Kemal’in sosyal medyada dolaşan kemanlı fotoğrafında Ahmet Kaya posteri göze çarpıyor. Kemal’in yolunun Ahmet Kaya’yla da kesişmesi tesadüf değil: “Diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım, ben bu kurşun sesini nerde olsa tanırım.”

“Ahmet Kaya’yı çok severdi. Sürekli onu dinlerdi” diyor teyzesi. Kemal’in polisten kaçarkenki fotoğrafı için, “Gözlerinde ‘imdat’ sesi vardı. Kemal sıkışmıştı, yardım bekliyordu. Kemal o kurşunla ölmezdi” diyor.

Teyzesi anlatıyor: “Ablamın dört erkek çocuğu vardı. Kemal beş yaşındayken babası kanserden vefat etti. Annesi kayısı bahçelerinde çalışarak bu çocukları okuttu. Elazığ’da üniversite okuyan abisi Ercan, katıldığı bir öğrenci olayından sonra gözaltına alındı. Daha sonra da hapis cezası çarptırılınca Almanya’ya kaçmak zorunda kaldı. Diğer abisi öğretmendi. İhraç edildi. Ablam nerede iş bulduysa orada çalıştı, nerede ev bulduysa orada yaşadı yıllarca. Dört çocuğunu öyle büyüttü. Bir sefer yanımda saydı, 13 tane ahırı temizleyip ev diye oturdu.”

Anne Sîcan Kurkut, 13 ahırı ev yapıp binlerce kahır çekerek büyüttüğü çocukları için kayısı bahçelerinde çalışmış yıllarca. Bahçelerden domates, biber toplamış. Newroz sabahı da saat 5 gibi kalkıp fabrikaya gitmeden önce, bakmış Kemal’in kapısı kilitli. Kapıya “beni rahatsız etmeyin, müzik dinliyorum” diye yazmış Kemal. Meğer o gece kalkıp Newroz’a gitmiş. Çantasına iki-üç tişört, bir şiir kitabı ve günlüğünü koymuş.

Oysa o gece geç saatlere kadar üst kattaki abisinin evinde oturmuşlar. Geç olunca bahçeye inmiş Kemal, çok sevdiği komşu köpeğiyle oynamış. Sonra oturup günlüğüne birşeyler yazmış. Abisinin pencereden baktığını görünce de günlüğünü kapatıp içeri girmiş. Kemal o gece günlüğüne en son ne yazdı, bilmiyoruz. Belki de Ahmed Arif’in 33 Kurşun’undan dizeler:

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Evrim Alataş da Ejder Demir için yazdığı yazıyı bu dizelerle bitirmişti:

“Velhasıl dostlar, buralarda oluşan kan göletlerinden bir damla eğer sizin oralarda gömleğinize, ayakkabınıza ya da tabağınıza damlamazsa eğer, anlaşılmaz bir köylü nasıl ölür, neden öldürülür? Bir yüzbaşı atanır, yetkilerinden bilirse insanlığı, Kürt çok kolay ölür… O denli kolay ölür ki, ‘mazot kaçakçısıymış’ cümlesi bile her şeyin üstünü ‘adilane’ kapatmaya yeter. Bir Allah’ın kulu çıkıp demez: Silahsız bir köylü bu! Sonra şiirlere sarılırız beyhude:

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki…”

İrfan Aktaş’ın yazısının tamamı için tıklayın:

[/fusion_builder_column][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”]

Fotoğraf: Abdurrahman Gök-Dihaber

– W/İnadına Haber / 27 Mart 2017 Pazartesi –[/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

Reklamlar

yorum yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s