Madeni Sev, Zeytini Yok Et, Acıkınca Margarin Ye…

Dünya Çevre Gününde Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı gibi konu ile uzaktan yakından alakasız bir kurum tarafından meclis genel kuruluna sunulan ve ardında, özellikle maden şirketlerinin rahatlıkla istedikleri yerleri dümdüz edebilmelerine olanak tanıyan ‘Zeytincilik Yasasındaki değişiklik‘ teklifi, kalan 3-5 zeytin ağacımızı da kuruttu kurutacak.

Yaşı müsait olanlar bilir; Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen ardından ABD ve Avrupa başta olmak üzere Türkiye’ye yönelik geniş kapsamlı bir ambargo başlatılmıştı. O dönemde bakkallarda (daha marketler yeni yeni icat ediliyordu) sıralar oluşuyor, kış başında kömür kuyrukları uçsuz bucaksız bir hal alıyordu. Ha bir de savaş uçaklarına yakıt kalmamıştı ama bunu biz pek önemsemiyoruz pek, acıkınca susayınca içilir mi bu nesne? Hayır. Varsın olsun o zaman, 3-5 yer bombalanmasın, bu vesileyle hiç tanımadığımız insanları da öldürmemiş olurduk hem.

Ama en önemlisi o uzun kuyruklara rağmen insanlar bakkallardan elleri boş dönmüyordu. Çünkü üretiyorduk. Tahılımız bol, sebzemiz meyvemiz çeşitli ve mevsimine göre oldukça da verimliydi.
Ha bir de zeytinimiz ve fındığımız vardı ki, sadece 10-12 sene öncesine kadar dünya fındık üretiminin %75’ini karşılıyorduk.

Atıştırmalık Çimento ve Asfalt Günleri Kapıda

Gelelim mi günümüze? O fındığın yerinde yeller esiyor şimdi, Polonya ve Kuzey Amerika fırtına hızıyla geldi ve geçti üzerimizden. Şu an reelde %15-20’lerdeyiz, o da hızla düşüşte.
Geçen bir bakan yine boş boş konuşuyordu, “Sıkıntı yok, ambarlarımız tahılla dolu” diye. Yahu bir bak nereden dolmuş o ambarlar… Çoğunu Rusya’dan Ukrayna’dan almışız buğdayın, bakliyat desen Amerika kıtası seferber olmuş bize çalışıyor, raflarda zamanında Toprak Mahsulleri Ofisi’nin kampanyasını yaptığı yeşil mercimeğin bile yerlisini bulamıyoruz artık. Ülke topraklarında yetişen tahıl ise genetiğiyle oynanmış, yani kısırlaştırılmış tohumdan çıkma (‘GDO yasak’ açıklamalarına kanmayın, ithalatı yasak tabii ancak ABD ve İsrail patentleriyle burada üretmek serbest ki bu yolla çalışan 21 tane fabrika var Türkiye’de. Yani her yerimiz çoktan GDO…)

Sözün özü, yarın AB veya ABD, Katar misali bir ambargoyla kapımıza dayansa o ambarlar 1 senede boşalır, yerine koyacak 1 gram yerel tohum bile bulamayız, biz de ülkece 80 milyon olarak, o varımızı yoğumuzu yatırdığımız ama her nedense şu an 3 milyonu aşkın miktarda fazlası olan (boş boş duran) konut stoğumuzun betonunu ve demirini kemirir, tatlı olarak da üstüstte ellinci kat geçilen asfalttan bir lokma alır ağzımızı sileriz. Vaziyet bu derece korkutucu yani…

Gözünüz Doysun

Vaziyet bu iken biz ne yapıyoruz? Eski Enerji Bakanı’nın tabiriyle “Tek işi toprağın mineralini, havanın karbondioksitini sömürmek olan ve ürettiği enerjisiyle ancak kendini besleyebilen ‘verimsiz’ ağaçlardan” kurtulmak için seferberlik başlatıyoruz. 3-5 yıl kasasını doldurabilsin diye ormanları, dağları maden şirketlerine teslim ediyoruz; Kaz Dağı’nı bir gidin görün, 3 yıl 300 kilo maden için ne hale getirdiler ve öylece bırakıp kaçtılar…

Yetmiyor, o kadar verimsiz bulunan ağaçlardan, belki de dünyanın bizden başka her yerinde en değerli ve verimli ağaç türü olarak korumaya alınan zeytinliklerimizi de, o şirketlerin sermayesinden pay kapma yarışına giren siyasetçilerimizin marifetiyle yok etmeye karar verdik, vereceğiz.
Tasarı, kamuoyunun gündemine fazlaca oturması sebebiyle bugün komisyona ‘yeniden görüşülmek üzere‘ geri çekildi. Ancak iktidarın bunca senelik icraatlarından o kadar iyi biliyoruz ki, o yasa elbet bir gece yarısı gönderildiği meclise ansızın geri geliverecek.

Girit’te Koruma Altında Bulunan Zeytinlikler

Ve yine geldik ‘milli irade‘nin yerle yeksan olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, e artık son söz de onlarda;

Ya Ülke, Ya Sermaye…

* * *

Son söz olarak gazeteci Yusuf Yavuz’un, dünyanın zeytine bakışı ve Türkiye’de 50’li yıllarda zeytinin alternatifi olarak kakalanan margarinin gelişimi üzerine bir incelemesini sizlere aktarmak istiyoruz:

“Türkiye’de zeytin üretiminin yoğun olduğu bölgelere bakıldığında, Çanakkale’den Hatay’a kadar uzanan kıyı şeridi ve bu şeridin iç bölgeleri öne çıkıyor. Gaziantep, Kilis, Mardin ve Karadeniz’in doğusundaki Artvin’de de zeytincilik yapılıyor. Zeytin ağacının yayıldığı bölgeler, aynı zamanda Türkiye’nin sebze ve meyve üretiminin yoğunlaştığı alanlar. Dolayısıyla yasayla birlikte yalnızca zeytinlik alanlar değil, tarımın geneliyle turizm de yıkıcı faaliyetlerden etkilenecek.

Ancak Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, “Önümüzdeki hafta bu yasayı Meclis’ten geçireceğiz. Belki tartışmalar olacak, yeni sanatçılar çıkacak, yeni yazarlar devreye girecek. Ama biz ne yaptığımızı biliyoruz. Türkiye’de bir yasa var. Bu yasa ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometreden itibaren yaklaşma’ diyor. Bu yasanın çıktığı tarih 1939. Yasa 1995 yılında revize edilmiş ve halen gündemde. ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometre yaklaşmayın’ demek bugünkü teknolojilere bakıldığında pek anlamlı değil” görüşünü savunurken, kendisi de kamuoyuna zeytinliklere neden kıyılacağıyla ilgili bilimsel bir bilgi aktarmış değil. Ayrıca bilimsel rapor sunması gereken halk değil, bilakis bu tasarıyı hazırlayan devletin kurumlarıdır. Kaldı ki tek bir zeytin ağacına bile kıymanın bilimsel bir açıklaması olamaz, olmamalı.

Büyük İskender’den Bu Yana Meyve Veren Zeytin…

‘Zeytin ağacına 3 kilometre yaklaşmayın’ diyen yasayı anlamlı bulmayan Bakan Özlü’nün, zeytin ağacını tanımadığı ve anlamını bilmediği açık. Bugün Akdeniz çanağında Büyük İskender’den, Hz. İsa’dan, Sezar’dan, Kanuniden ve Napolyon’dan yaşlı ve halen ürün vermeye sürdüren zeytin ağaçları olduğunu anımsatmak gerek. Binlerce yıllık zamana tanıklık eden bu anıtsal ağaçları hangi zamana sığdıracaksınız, hangi teknolojiyle yaklaşacaksınız? Bugünkü teknolojinizle 3 bin yıl yaşayacağını garanti edebileceğiniz bir zeytin ağacınız var mı?

Anavatanı Anadolu olan zeytin, ağırlıklı olarak ‘Akdeniz Çanağı’ olarak anılan coğrafyada yetiştiriliyor. Uzun ömürlü ve dayanıklı olması nedeniyle Anadolu’da ‘ölmez ağacı’ olarak da anılan zeytin ağaçları binlerce yıl yaşayabiliyor. Girit’te bulunan ve yaklaşık 5 bin yaşında olduğu tahmin edilen anıt zeytin ağacının dışında Akdeniz ülkelerinde Roma döneminden bu yana meyve veren, 2 bin yaşın üzerinde ağaçlar bulunuyor.

İspanya’da 300 Milyon Zeytin Ağacı Var

Dünya genelindeki toplam 900 milyon civarındaki zeytin ağacının 300 milyonu İspanya’da bulunuyor. Zeytin ve zeytinyağı üretiminde dünya lideri olan İspanya’yı İtalya ve Yunanistan takip ediyor. Türkiye ise 170 milyonluk zeytin ağacı sayısıyla dördüncü sırada. Ancak Türkiye’nin zeytincilikteki hedefi, dünya ikinciliğini yakalamak. Potansiyele bakıldığında bu hiç de zor değil. Ancak bu, zeytinciliği sanayi ve enerji bahanesiyle yok etmemek şartıyla mümkün olabilecek bir hedef.

Geçmişte turizm ve yazlık konut uğruna kıyılarını betonlaşmaya kurban eden İspanya, son yıllarda üretimde dünya lideri olsa da zeytin ağaçlarına gözü gibi bakıyor. Tarım Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Zeytinyağı Ajansı’, özel sektörle birlikte uygulanan doğru ve akılcı politikalarla İspanya’yı dünyanın en büyük zeytinyağı üreticisi haline getirdi. İspanya bugün dünya zeytinyağı üretiminin yaklaşık yüzde 45’ini tek başına karşılıyor.

Ülkenin güneyindeki Endülüs bölgesi, İspanyol zeytinciliğinin kalbi konumunda. Ülkedeki her dört zeytin ağacından üçü bu bölgede bulunuyor. Bu nedenle bölgenin zeytin ağaçları ‘coğrafi tescil’ ile koruma altında. Yani zeytincilik yapılan bölgede bırakın sanayi yatırımı yapmayı, zeytin üretimini etkileyecek bir başka ürün, örneğin elma bile yetiştiremezsiniz. O zeytin ağacının verimini, lezzetini, aromasını, yağ oranını ve yaşamını etkileyecek her türlü dış etkenden koruyacak tedbirler alarak olması gereken akılcı bir üretim politikası uygulayan İspanyollar, bugün dünyanın dört bir yanında kendi markaları olan zeytinyağını satabilmek için büyük tanıtım kampanyaları yürütüyor. Çünkü İspanyol zeytininin yüzde 95’inde yağ elde ediliyor. Bu da yılda yaklaşık 600 bin tonun üzerinde zeytinyağı anlamına geliyor.

Özetle İspanya, 2 bin yıl önce toprakla buluşan ve Romalılardan Araplara, Katalanlardan Basklılara hemen herkesi beslemiş olan zeytin ağaçlarının ürünleriyle bugünkü ekonomisini de ayakta tutmayı sürdürüyor. Ve eğer bu zeytin ağaçlarını korumayı sürdürürlerse belki de daha 2 bin yıl daha gölgesinde yaşamayı sürdürecekler.

Zeytin Ağacı Kapitalizm Çarkına Neden Ters?

Ancak zeytin ve zeytinyağının bir de endüstriyel üretimin üzerinde yükselen ve gücünü buradan alan kapitalist üretim ilişkisine ters bir yanı da var. Her ne kadar kendisi de bir endüstri alanı oluştursa da aslında zeytinyağı herhangi bir teknoloji gerektirmeden de elde edilebilecek bir gıda ürünü ve bu yanıyla çok değerli. 2 bin 500 yıl önce Urla’da yaşayan bir zeytin üreticisinin, taş ve ahşap malzemeler kullandığı zeytinyağı elde etme yöntemini bugün de kullanabilirsiniz. Hatta kullanırsanız daha kaliteli bir yağ elde etmiş olursunuz. Bu yanıyla endüstriyel ve teknolojik bir altyapı olmadan da yalnızca aklınızı ve ellerinizi kullanarak yetiştirip yapını elde edebileceğiniz zeytin, gıda güvencesi için de oldukça önemli.

Ve Margarinin Devreye Girişi

Zeytin ve zeytinyağı ile tereyağı gibi yerli besin kaynaklarının Türkiye gibi ülkeler için neden yaşamsal önemde olduğunu anlamak için margarinin tarihine kısa bir bakmakta yarar var. Sömürgecilik çağının ortasında, Fransız imparatoru III. Napolyon’un Meksika’da Katolik bir imparatorluk kurmayı hayal etmesiyle başlayan margarinin tarihi, toplumların beslenme alışkanlıklarının nasıl değiştirildiğine de kaynaklık ediyor. Fransız gemicilerin Meksika’ya ulaşabilmesi için okyanusu aşma zorunluluğu, uzun süre bozulmadan dayanabilecek bir gıda gereksinimini doğurdu.

Napolyon’un talebine ilk yanıt, 1869’da Fransız kimyacı Mége Mouriés’ten geldi. Mouriés, ürettiği ‘dayanıklı’ maddeye, Yunanca’da ‘İnci’ anlamına gelen ‘margaron’ adını verdi. Kimilerine göre de karısının adı olan Margarite’den esinlenmişti. Ancak Mouriés’in bulduğu margarinin patenti, 1871-1874 yılları arasında Hollanda, Almanya ve İngiltere’ye satıldı. Margarin bu ülkelerde üretilip satılmaya başlanınca, tereyağı üreterek geçimini sağlayan köylüler ayaklandı. Bunun üzerine 1897’de tereyağı satılan dükkânlarda margarinin satılması yasaklandı.

Hollandalı ve İngiliz Şirketler Birleşip Margarin Devi Oldular

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’daki doğal yağ üretimini sekteye uğratmıştı. Bu dönemde Hollandalı tanınmış tereyağı tüccarı Van der Bergh ve Jurgens’in kurduğu ‘Margarine Union’ firması, İngiltere’de bakkallıktan sabun tüccarlığına geçen Lever Brothers firmasıyla 1930’da birleşerek ‘Unilever’ adını aldı. Çünkü her iki firmada sabun ve yağ dışında dondurmadan et ürünlerine kadar birçok gıda maddesinin üretimiyle uğraşıyordu ve güçlerini birleştirerek birlikte yola devam etme kararı aldılar.

Ünilever 2. Dünya Savaşı’nın ardından kendine yeni pazarlar aramaya girişti. O dönemde nüfusunun yaklaşık yüzde 70’ten fazlası kırsalda yaşayan Türkiye, kıyı şeridinde benzersiz zeytinyağı, iç ve dağlık kesimlerde ise her yörede ayrı bir lezzete sahip olan tereyağı üreterek kendi tüketimini karşılıyordu. Yağ, bu topraklar için öylesine önemliydi ki, Osmanlı döneminde Yeniçeri ayaklanmalarından birinin, “hoşafın yağı kesildiği için” başladığı efsane gibi bugüne kadar ulaşmıştır.

Latince ‘SAĞLIK’ ve ‘HAYAT’, İlk Margarine Masıl Marka Oldu?

İngiliz ve Hollandalı dev firmaların birleşmesiyle oluşan Ünilever, yağın çok önemsendiği Türkiye pazarına margarin satmak için İstanbul’da bir fabrika kurmak istiyordu. İş Bankası ile ortak olan Ünilever, ‘Ünilever-İş’ adıyla Türkiye’nin ilk margarin fabrikasını 1951 yılında kurdu. Yılda 8 bin ton margarin üretebilecek kapasitede kurulan Bakırköy’deki fabrika, 1953 yılında iki ayrı ürünle Türk halkını margarinle tanıştırdı. Latince sağlık anlamına gelen ‘Sana’ ile hayat anlamına gelen ‘Vita’ markalarıyla satışa sunulan iki ürünün adları yan yana getirilince ‘sağlıklı hayat’ anlamı ortaya çıkıyordu. Sağlık ve hayat kelimeleri, ilerleyen yıllarda margarin reklamlarının en sık kullanılan sloganları arasına girse de sağlıklı olup olmadığına yönelik tartışmalar halen bitmiş değildir.

Tozlu Yollarda Bedava Margarinli Ekmek Dağıtan Kamyonlar

Gelin şimdi hep birlikte 1960’ların başına, Anadolu’nun ortalarında bir kasabaya gidelim… Emirdağlı bir Türkmen çocuğu olan Nazif Aydemir, yolları toza bulayarak kasabanın ortasına gelen kamyonun ne getirdiğini merak edip peşinden koşarak meydana vardıklarında görüp yaşadıklarını bugün şöyle anlatıyor: “Austin marka burunlu bir kamyondu. Kamyonun kasası bir büfeye dönüştürülmüştü. Meydanda biriken meraklı kalabalığın bakışları arasında büfe kamyonun kapakları açıldı. Fırından yeni çıkmış, sımsıcak ve mis gibi kokan ekmeklere sürülmüş margarinler bedava halka dağıtılmaya başladı. Biz çocuklar için bayram yeri gibiydi. Elimize tutuşturulan margarinli ekmeği bitirip, bir daha sıraya giriyorduk. Hiç unutmuyorum, o kamyonun kasasında, elinde bir dilim margarin sürülmüş ekmek olan, mutlu, güzel ve sağlıklı görünen sarışın bir kız resmi vardı… Ertesi gün meydana gittiğimizde o kamyon artık yoktu. Ancak biz böylece margarinle tanışmıştık. Sonrasında hep bakkaldan aldık. O zamanlar bizim için yeni ve değişik bir şeydi. Ama bugün gerçek zeytinyağı ve tereyağından başka bir yağı ağzıma koymuyorum…”

Nazif Aydemir gibi o yılları yaşayan pek çok çocuk, kentine, kasabasına uğrayan o margarin kamyonlarıyla başlayan tüketim alışkanlıklarını sürdürdükçe, Türkiye’de halkın yağ tüketim alışkanlıkları köklü biçimde değişti. Öyle ki 1970’lerde, kırsaldaki üretim alanlarından koparılarak büyük kentlere tutunmaya çalışan nüfusun ekonomik yaptırımlarla siyasetine yön verilen Türkiye’de margarin kuyruklarıyla tanıştılar. Böylece Türkiye, kendi yağıyla kavrulmanın ne denli önemli olduğunu yaşayarak öğreniyordu.

Dünyanın En Büyük Margarin Satışı Türkiye’de Yapıldı

1989 yılına gelindiğinde, Sana, dünyadaki tek marka ve ambalaj altında en büyük satış rakamı olan 129.000 tona ulaşmıştı… Ellerine margarin sürülmüş ekmek tutuşturularak sokağa gönderilen orta sınıf çocukların tadını hiç bilmeden büyüdükleri tereyağı ve zeytinyağı, 1980’lerden itibaren güney kıyılarına akın eden Avrupalı orta sınıf turistlerin iç çeke çeke tüketmeleriyle 2000’lerden sonra yeniden keşfedilmeye başlandı.”

– W/İnadına Haber / 09 Haziran 2017 Cuma –

Kaynak: Gündelik Hayatımızın Tarihi – Kudret Emiroğlu, Yusuf Yavuz

Not: Özellikle zeytinlikleriyle tanınan Ege Bölgesinde gerçekleştirilen bir çok protesto eylemlerinden biri de bugün Bodrum Gümüşlük’te gerçekleşecek. Eğer bu akşam yolunuz düşerse bir de onlardan dinleyin deriz:

Reklamlar

yorum yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s